Atarlı Oğlum Ahmet’in Doğum Hikayesi

newborn-2 (700 x 325)Evleneli bir yıl olmuştu. Artık bir bebeğimiz olsa ne güzel olur, diye düşünmeye başlamıştık. Ağustos’ta  23 yaşıma henüz girmiştim ki, Eylül ayında da hamile olduğumu öğrendim.

İlk aylarım bulantılarla geçti. Geceleri bazen bulantıyla uykumdan uyanıyordum. Sabah olduğunda ise iyice artmış oluyordu. O dönemleri sarı leblebi ve çubuk krakerlerle geçiştirmeye çalıştım. İlk üç ay bulantı hissinin gölgesinde ve yorgunluk, sürekli uyuma isteği ile bir de baktım geçivermiş.

leylek

İlk bebek olduğu için sürekli kitaplar okuyor, internetten araştırmalar yapıyordum. Hamilelik ve doğumla ilgi bir sürü gerekli ve olmasa da olur türden bilgiler öğrendim.  Önceki hayatımda bebeklere ve çocuklara karşı bir ilgim olmamıştı hiç. Öyle, bir bebekle karşılaşınca sarılan, kucaklayan, oynatan, besleyen bir yapım yoktu. Uzaktan uzağa tebessüm etmekten başka bir şey yapmazdım. Gençlik yıllarımda kucağımda bir bebeği iki dakikadan fazla tutmamışımdır herhalde. Bu yüzden kendimi çok cahil hissediyordum. Dersine iyi çalışan bir öğrenci gibi elime geçirdiğim her kaynağı okumaya başladım. Böylece bebeğim doğunca acemilik yaşamayacağımı düşünerek.  🙂

10. haftada ultrason çıktısına bakarak bebeğin erkek olduğunu söyledim eşime. Çok erken diyerek inanmamıştı bana . 19. hafta kontrolümüzde doktor, bebeğiniz erkek dediğinde eşime bakıp gülümsedim. O da bana şaşkın şaşkın baktı. Cinsiyeti belli olduktan sonra o ana kadar bebek olan varlığı bir anda daha çok benimsedik. Anne baba olacağımıza daha çok inandık sanki. İsmi çooookkkkkk öncelerden belliydi zaten. Ahmet. Efendimizin (sav) mübarek  isimlerinden biri oğlumuzda ne güzel olacaktı. Heyecanla bekliyorduk.

İkinci üç aylık dönem nisbeten daha rahat geçiyordu. Bulantılar bitmiş, kendimi daha enerjik ve iyi hissediyordum. O dönem neredeyse tamamen alışverişlerle geçti diyebilirim. İki üç bebeği rahat büyütebilecek kadar malzeme istiflemişim. 🙂 Mağazalarda kendimi tutamıyordum. Bebek cicileri çok güzeldi ve ben hepsini almak istiyordum. Altıncı ay bittiğinde epey de kilo almıştım. Hem çok iştahlıydım  hem de nasıl olsa hamileyim diye canım ne istese yiyordum. (Ama siz bunu sakın yapmayın. Dengeli ve sağlıklı beslenin:))

Yedinci ayla beraber son viraja girmiş olduk. Klio alımım vahim bir hızla devam ediyordu. Oturmak, kalkmak, yatmak, nefes almak bile çok zordu artık. Nihayet son aya girdik. Ayaklarım iki numara büyümüş, ellerimle beraber mayalı poğaça gibi görünüyorlardı. Doktor yürüyüş önerdi fakat beş dakika bile ayakta kalamıyordum. Yapamadım. Tam 23 kilo alarak kendimce bir rekor kırdım.

Son kontrolümüzde doktor bebeğin kilosunun yüksek, başının da büyük olduğunu söyledi. Sezeryan için gün verdi. Baş-pelvis uygunsuzluğu vardı. Risk almak istemedi. Ben de normal doğumdan ölesiye korkuyordum. Sanki sezeryanda canım hiç yanmayacakmış gibi. Doğumu kafamda acı ve ızdırapla eşleştirmiştim tamamen.  Kadınların doğumu felaket gibi anlatmaları,  filmlerdeki doğum  sahneleri bilinçaltımda nasıl bir facia tablosuna dönmüşse artık?

Oğluma büyüdüğünde hediye etmek üzere bir hamilelik günlüğü tutmuştum. Aynı bedende iki kalp olarak yaşadığımız son gece,  günlüğe son yazımı yazdım. Dualarımı, dileklerimi ekleyerek. O gecenin sabahına tanışacaktık oğlumla ve hayat artık bambaşka olacaktı bizim için. Üç kişilik bir aile olacaktık. 🙂 Heyecandan sabahı zor ettim.

Sabah erkenden hastanede olun demişlerdi ama saatlerce bekleyeceğimizden haberimiz yoktu tabii. O kadar heyecanlıydım ki, odamın kapısının önündeki her tıkırtıda yüreğim ağzıma geliyor, beni almaya geldiler sanıyordum. Öğleden sonra saat ikide beni ameliyathaneye götürmek üzere hastane personeli geldi. Tekerlekli sandalye teklif ettiler, istemedim. Aşağı indiğimizde son bir defa arkamda endişeyle beni bekleyen aileme bakarak içeri girdim. Tıbbi müdahelelerden normalde çok korkarım ama artık ne olacaksa olsun, bir an önce bitsin modundaydım. Daha fazla dayanacak takatim kalmamıştı.

Hayatımda ilk defa ameliyathane görüyordum. Oldukça kalabalık ve serin bir yerdi. Biraz sonra epidurali uygulamak üzere doktor geldi. Belime bir kateter yerleştireceğini, böylece doğum sonrasında saat başı ilaç verileceği için çok konforlu bir doğum olacağını söyledi. O an, hiç de konforlu saatlerin beni beklemediğini bilmiyordum tabii. 🙁 Epiduralin uygulanması yaklaşık yirmi dakika sürdü ve o sırada hem çok canım yandı, hem de acayip strese girdim. Sonuçta bel kemiğime bir iğne yapılıyordu ve bu beni düşünce olarak çok rahatsız etmişti.

O kadar gergindim ki, ordaki sağlık teknisyenlerinden biri gelip omzuma dokundu ve ; “Merak etme, birazdan bebeğin kucağında olacak. Herşey yolunda.”  dediğinde neredeyse hüngür hüngür ağlayacaktım. Onun samimi ve sıcak bakışını hiç unutmuyorum.

Az sonra doktorum da gelince bangır bangır müzik ve neşeli/kalabalık  bir ekip eşliğinde sezeryan başladı. Beş dakika kadar sonra avaz avaz bir çığlık duydum. O kadar yüksek sesle bağırıyordu ki, yeni doğan bir bebekten nasıl bu kadar ses çıkabiliyordu , hayret ettim. Herhalde Pavarotti’nin Anadolu şubesini doğurdum, diye düşündüm. Sonra bütün sesler; oğlumun haykırışları, benim ağlamalarım ve alakasız şarkı sözleri birbirine karıştı. Tıpkı mutluluğum, kaygılarım, heyecanım, ızdırabım gibi…pregnancy-

Beni odama aldıklarında bir çok ziyaretçimiz vardı. Bebek aynı annesi diyorlardı ve ben mutluluk sarhoşu olmuştum. Ta ki, uyuşukluğum geçene kadar. Hemşireler o acının nirvanası olan ilk yürüyüş için geldiklerinde koluma girip beni kaldırdılar ve ben hoooppppp diye yere uçtum. O an sanki yeri ayağımın altından toplayıp çektiler. Bu düşmeyi ben  pek önemsemedim ama hemşireler çok panikledi. Lütfen doktora seni düşürdüğümüzü söyleme olur mu, diye tembihleyerek gittiler. O kadar acemi ve saftirikmişim ki. Hatırladıkça burnumun direği sızlıyor.

boy

Kısa bir süre sonra ise ben dayanılmaz ağrılar yaşamaya başladım. Her gelen doktora, hemşireye ağrı kesici verin bana diye yalvarıyordum ama … Sana zaten saat başı makineden otomatik ilaç veriliyor, daha fazlasını veremeyiz  deyip gidiyorlardı. Bu böyle saatlerce sürdü ve artık ağrıdan ölmek üzere olduğum bir anda anestezi doktorunu çağırdı eşim. Adam kateteri kontrol ettiğinde, yerinden çıkmış olduğunu, makineden verilen ilaçların yatağıma aktığını gördü. Hakikaten de çok konforlu bir doğum olmuştu(!) Hemşireler beni yere düşürdüğünde kateterle yollarımız ayrılıp gitmiş meğerse.

O gün o hastanede doğum yapmış olmak benim için baştan sona bir travma oldu. Bunun pek çok sebebi var. Düşme ve kateter sorunu değildi sadece başıma gelenler.

Hastanede tutulduğumuz üç gün boyunca, evet TAM ÜÇ GÜN BOYUNCA bana meyve suyu dışında hiçbir şey verilmedi. Yemek, çorba vs tek bir lokma bile . Maşaallah, tam Çin işkencesi gibiydi. Sen üç gün hiçbir şey yemediğini düşünebiliyor musun sevgili okur? Üstelik habire emzir, süt gelmedi, süt yok deyip duruyorlar. O sütü acaba fotosentezle mi üretecektim acaba, bilemiyorum. Doktorumun bu yaklaşımı inanılmaz rahatsız edici olmuştu benim için. Damar yolundan sürekli serum veriliyordu ama bu beni doyurmadı tabii ki. Bir sağlık sorunu yokken neden böyle yaptılar bilmiyorum.

Başka bir husus… Kadın doğumun bölüm başkanı olan profesör doktor hanım, servislere refakatçi alınmasını yasaklamıştı tamamen. (Tabii biz  bunu orada öğrendik.) Doğum yapan kadınlar güya hemşirenin bakımına emanet ediliyordu ama tabii hemşireyi bulabilirsen. Ben de profesör hanımın kendisini yedi kat kesilmiş bir halde sağından soluna dönemezken, vik vik ağlayan bir bebekle tek başına bir odada terkedip gitmeyi çok isterdim.  Nasıl bir his olduğunu tattırabilsem, ne güzel olurdu yaa. Burdan kendisine saygı ve hörmetlerimi bildiriyorum. Bir kadının yardıma ve desteğe en çok ihtiyaç duyduğu o doğum zamanını böyle kabusa çevirdiği için kendisine minnettarım doğrusu.

Hastanede hemşire bakımı çok yetersiz düzeyde ve rahatsız edici bir tarzdaydı. Hastanın rahat ettirilmesine ve mahremiyetine özen gösterilmemesi bir diğer problemdi. Güya yaşadığım şehrin en iyi  (üniversite )hastanesindeydim. Bu şehrin en iyi hekimlerine emanet edilmiştim  ama başıma gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir herhalde. İçimde hep bir buruklukla hatırlıyorum o günleri.

Taburcu olurken, eşim de o hastanede hekim olmasına rağmen, en azından doğum için bir daha asla oraya ayak basmayacağıma söz verdim. Hem fiziksel olarak, hem de ruhsal olarak bir dolu gereksiz acıya maruz bırakıldım orda. Çok sonra bir de ameliyattaki bir hata  sonucu kalan bir sekel de meydana çıktı. Ki bu yüzden de senelerce karın ağrım oldu. Demek ki, şehrin en popüler, en süper muhteşem hekimi diye çok da beklentiyi yükseltmemek lazımmış.

Evet, bu kadar zorluk ve ızdırabın sonunda evimize geldik nihayet. Kucağımda dünya güzeli tombik bir bebekle. Şimdilerde pek atarlı, pek tripli  (malum ergenlik) olan oğluşumun doğum hikayesi işte böyle.  İlk göz ağrım, şeker oğlumla yeni bir hayata merhaba dedik . Maceramız başladı. Ve aslında gerçek hikaye, tam da bu olanlardan sonra başlayacakmış meğerse 🙂

macera

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir