Göreceği Rüyayı Yazan Kadın

Öyle acaip rüyalar görüyorum ki bazen, “Yahu bu rüyaların senaryosunu kim yazıyor ola ki?” diye kendime sormamla başladı galiba bu hikaye.

Rüyalar insanın her zaman ilgisini çekmiş. Anlamları, işaretleri, meydana gelme süreci incelenmiş. Bilinç, bilinçaltı, bastırılmış duygular, benlik, mesajlar, ilhamlar, günlük olaylar derken… İşin boyutu ciddi büyümüş.

İnternette rüya yorumuyla ilgili bir sürü site, en kitapsız evlerde bile tuğla kalınlığında rüya tabirleri kitabı var. İlginç.

İnsanlar merak ediyor. Bu başlı başına bir ilim ve uçsuz bir deniz gibi. Git gidebildiğin kadar.

Ama bunlar değil söyleyeceklerim.

moon-478982__340-700-x-325

Kendi mevzuma dönecek olursam…

Birkaç gün önce yaşadığım heyecan ve ürperti veren, değişik  tecrübemi paylaşmak isterim.

Geçen gece  bir rüya görüyordum. Ben İngilizce bir kitap yazmışım. Bir roman. Ve kitabım sonradan Türkçe’ye çevrilmiş, fakat çeviri çok başarılı değilmiş, ben de bundan rahatsızım biraz. Bazı cümleler havada sallanıyor gibi olmuş.

Rüyamda benim yazdığım bu roman canlanmış, anlatılan karakterler ete kemiğe bürünmüş ve hikayem gerçek gibi yaşanmaktaydı. Tıpkı sinemaya aktarılmış gibi. Ama değil. Kitabımın içinde yaşıyorduk. Ben de kendi yazdığım bu romanda yan bir karakterdim.

Dolayısıyla kahramanların neler konuşacağını, hangi vurguları yapacağını, nasıl hareket edeceklerini biliyordum. Sıram geldikçe de kendi rolümü oynamaya devam ediyordum.

Sonra bir şey oldu. Bilinç seviyemdeki bir değişiklikten bahsediyorum. Uyumak ve uyanmak arasında bir yere geldim. Araftaydım galiba.

O an rüya görmekte olduğumun farkına vardım. Fakat bu, rüyanın oracıkta bitmesine sebep olmadı. Rüyada olduğumun bilincinde olarak izlemeye devam ettim. Ve tam o anda bir ayrışma yaşadım. Ben ikileştim. İki tane ben oldum. Biri rolünü oynamaya devam eden ben, diğeri de dışarıdan canlanmış romanın akışını izleyen, bilinci yarı açılmış ve  fikir yürüten ben. Kendimden iki adet olması ve ayrı hissiyatlarda ve akışlarda aynı anda olabilmek gerçekten ama gerçekten çok olağanüstü bir algıydı.

Sonra ansızın bir düşünce parıldadı. Dedim ki;

-Aaaa, bu benim hikayem değil mi? Biraz sonra neler olacağını, kimin neler konuşacağını biliyorum ben.  Çünkü ben yazdım. Ama rüya görmekteyim aynı zamanda. Rüyam da zaten benim hikayemin canlanmış halini gösteriyor. Bu rüyanın konusu bu. Fiyuuu, o zaman ben bu rüyada biraz sonra neler göreceğimi ve neler olacağını da biliyorum. Amanın, o zaman bu rüyanın senaryosunu ben yazdım. Aman Allah’ım! Ben yazdım! Ben yazdım!

Müthiş heyecanlandım. Adrenalinin her bir kasımı ayrı ayrı kamçıladığını inanın duyumsadım. Kalbimin ritmi değişti. Bu düşünce itiraf etmek gerekirse fırıl fırıl  başımı döndürdü.

Vayy be! Neler oluyordu sevgili seyircikler?

İnsan kendi rüyasına nasıl hükmeder? Ne göreceğini nasıl belirler? Önceden izlediği bir filmmiş gibi, devamında neler olacağını nasıl bilebilir?

Ben zaman ve mekan ile sınırlandırılmış, kayıt altına alınmış bir alemde yaşıyor iken,  zamanın bildiğimden farklı aktığı, akmayıp durduğu, genişleyebildiği, aynı anda başka başka yerlerde bulunabildiğim, hislerimi değişik boyutlarda ve şiddetlerde yaşayabildiğim uzak bir aleme, kendi bilincim ve açık idrakimle nasıl etki edebilirim? O bilinmezlerle dolu yerde nasıl bir icraatta bulunabilirim? Elim oraya nasıl ulaşır?

Ya da başka birinin rüyasına da tesir edebilir miyim? Konularını seçip, akışı belirleyebilir miyim? Buna gücüm yeter mi? Ya da bu neye yarar? Bununla neler yapılabilir?

Sorular sorular…

Hani neredeyse bir süper kahraman gibi hissettim böylelikle kendimi. Gizli ve büyüleyici güçlerim vardı. Düşünsenize! İnsanların ya da kendimin bilinçaltı benim her gün at koşturduğum bir yer olmuş! Dilediğim şekilde yönlendirebiliyorum. İnanılmaz!

Yani mesela dünyayı ele geçirmeye çalışan kötü kalpli biri olsam, bu süper gücümle oohoooo neler yaparım neler…

Neyse ki, dünyayı ele geçirmek ilgimi çekmiyor şimdilik. Ben daha eksantrik şeyler peşindeyim, diyebilirim. Fakat gelecekte neden olmasın? Fikrim değişir belki.  🙂

Bu çok katmanlı rüyayı gördüğüm gecenin sabahında heyecanım halen devam ediyordu. Anlatmak için can atıyordum desem yeri.

Baktım ki, koca kişisi sabah gözlerini ovuştura ovuştura geziniyor ortalıkta. Hemmen yakalayıp anlattım. Gözlerindeki açılmamış uykuya biraz da –yani  aslında epeyce diyeyim-, endişe eklendi. Eyvah, kadın hepten tırlattı galiba diye geçirmediyse içinden, ben de Hillary Clinton’ım. O derece yani.

Ama bu kadarla kalsa iyi.

Vakit öğleden sonrayı göstermeye başladığında bir düşünce daha parıldayıp geçti. Ya da pıt diye bir şey düşüverdi içime sanki. Bu meseleyle ilgili olan bütün beyin jimnastiğimi geçersiz kılan yeni bir fikir.

Malesef ve pek tabii ki, ben kendisi veya başkaları için rüya senaryosu yazabilecek bir kudrette değildim. Bu elbette ki mümkün değil.

Rüyada gördüğüm canlı roman, o akarken rüyada olduğumu farketmem, sonra hem romanda rolüme devam ederken bir yandan dışarıdan biri gibi olanları izleyip, beri yandan rüyanın akışına hükmettiğimi sanarak onun senaryosunu kendimin yazmış olduğunu vehmetmem, heyecanlanmam… Bunların hepsi, bu unsurların tamamını içine alan daha büyük bir rüya idi. Rüya içinde rüya derler ya hani. İşte tam olarak bu.

Düğüm düğüm dolaşmış bir yumağı çözmek gibi bir şey. Bilincimin yükselmesi, rüya görmekte olduğumu idrak etmem tam bir yanılsama. O da rüyanın bir parçasıymış aslında. Allah’ım! İç içe geçmiş bir matruşka gibi. Açtıkça yeni bir sürpriz çıkıyor içinden. Çok şaşırtıcı.

Yavv ne diyorsun kadın? Türkçe konuş mu diyorsunuz? Valla ancak bu kadar sadeleştirebildim. Olsa, dükkan sizin.

Şimdiye kadar beni ciddi anlamda etkileyen, sallayıp silkeleyen ve hatta seneler sonrasında bile hatırlamaya devam ettiğim çok enteresan rüyalarım olmuştu. Ama bu farklıydı, sarsıcıydı.

Şimdilerde rüyalarıma daha bir dikkat kesildiysem hep bu yüzden işte.

Çıplak beynine birkaç kuvvetli şaplak yemiş gibi oluyor insan.

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir