Tekil Bir Aşkın Çoğul Trajedisi

ağaç

“Off, yine geç kaldım.” Diye düşünerek aceleyle girdi kapıdan  Merve. Seminer salonuna hızlıca bir göz attı ve gözüne ilişen en yakın boş koltuğa yöneldi. Neyse ki, konuşmacı henüz son hazırlıklarıyla meşguldü. Birşey kaçırmadığına sevindi. Hızlı adımlarla yaklaşıp  yan koltuktaki  genç adama ” merhaba”  diyerek oturdu. Küçük, siyah çantasından bir bloknotla kalem çıkardı. Genç adam da nazik bir gülümsemeyle karşılık verdi ve tanıştılar.  Merve ile Tarık.

Üsküdar , Fıstıkağacı’nda eski bir apartmanın bahçe katında oturuyorlardı. Arkadaşı Derya ile beraber. Merve çok uluslu bir şirketin muhasebe departmanında çalışıyordu. Derya ise özel bir okulda matematik öğretmeniydi..Sabahları beraber evden çıkarlardı.  Gün boyu ordan oraya koşturur, didinir, yorulurlardı.  Çoğu akşam, eve daha erken geldiği için yemekleri yapıp sofrayı hazırlamak Derya’ya düşüyordu. Merve de işten döndüğünde, tüm gün boyunca sessizliğin sindiği duvarlar neşeli kahkahalarla çınlamaya başlardı. Akşam yemeği tam bir şenlik zamanıydı onlar için. Başlarından geçenleri  abartılı mimiklerle, bazen taklitlerle, seslerinin tonuyla oynayarak gülünç bir hale sokmakta üstlerine yoktu. Yazın sıcağını aratmayan o Eylül akşamında,  Merve yirmi metrekarelik bahçeciğin mütevazi sofrasında,  gülmeye ara verdikleri bir anda Tarık’tan bahsetti Derya’ya ilk kez.

birds-308603__180

Birkaç gün sonra Tarık,  bir kahve içmeye davet etti Merve’yi. Daha çok üniversiteli gençlerin uğradığı şirin bir cafede buluştular. İlk çekingenliklerini    attıktan   sonra sohbet  yavaş yavaş  koyu ve tatlı bir kıvamı buldu. Mesleki konulardan, gündelik şeylere, memleketlerine, ailelerine, zevklerine uzanan eğlenceli birkaç saatin sonunda, vaktin nasıl geçmiş olduğuna hayret ederek vedalaştılar. Kısa zaman içinde arkadaşlıkları güçlendi. Buluşmalar sıklaştı. Derken Merve, birkaç ay sonra gönlündeki meyledişi hissetmeye başladı. Önce cılız bir direniş, ardından sarhoş edici bir mutlulukla,  gönlünde kocaman bir yer açtı Tarık’a. Mutluydu. Ne zaman telefon ya da zil çalsa kalbi yerinden fırlayacakmış gibi heyecanla koşardı. Tertemiz yüreği olan, anlayışlı, şefkatli ve akıllı bir adamdı Tarık. Uzun boylu, esmer tenli, güzel gülüşlü. Ne zaman gözleri ona değse, göğüs kafesinde kanat çırpan bir kuşa dönerdi yüreği Merve’nin. Yüzü hafifçe kızarır, kaçırırdı bakışlarını. Bir saniye daha fazla bakarsa öleceğinden korkarak. Artık her nereye baksa görebildiği tek suretti Tarık. Yüzünde sürekli bir gülümseme, ölünceye kadar, mümkün olsa sonsuza kadar dilinde yalnızca onun ismiyle yaşamak istiyordu.

Yalnız bir sorun vardı. Görüşmeleri yalnızca Tarık’ın istemesiyle oluyor, Merve onu hiç aramıyordu. Bu, aralarında hiç bahsi geçmemiş fakat ikisinin de bildiği gizli bir anlaşma gibiydi. Tarık bazen haftalarca aramıyor, iş yerinde karşılaştıklarında soğuk davranıyor, bazen de aynı hafta içinde iki-üç defa arayıp şaşırtıyordu. Bu durum çok üzücüydü ve kafasını karıştırıyordu Merve’nin. Acaba sevmiyor muydu Merve’yi, istemiyor muydu? Eğer öyleyse neden yan yana geldiklerinde ikisi de mutluluktan uçuyordu? Böyle, bir çağırıp bir görmezden gelmek neyin nesiydi Allah aşkına? Cesareti kırılıyordu Merve’nin. Dağlara taşlara haykırmak istediği sevgi sözlerini, bir türlü söyleyemiyordu. Tarık bir yaklaşıp bir uzaklaşıyordu. Kafası karmakarışıktı. Derya ile akşam sohbetlerinin yegane mevzusu buydu artık. Buluştukları günlerin akşamında  heyecanla  “Evet, o da beni seviyor” diyordu. Haftalar süren uzaklaşmalarda ise – gözleri buğulu- “Hayır, o beni sevmiyor” deyip uzaklara dalıyordu. Yine de tüm bu gel-gitler içinde aşk Merve’nin yüreğinde büyüyor, büyüyor, bir cehennem yangınına dönüşüyordu yavaş yavaş…

İşte bu duygusal karmaşa içerisinde tam beş sene geçti. Modern zaman içinde yaşanan bir eski zaman hikayesinin içindeydi sanki Merve. Bazen kendi bile hayret ediyordu yaşadıklarına. Anlatamıyor, açılamıyor, Tarık’ın ne hissettiğine dair elle tutulur bir delile ulaşamıyordu. Uçlarda yaşıyordu hislerini. Aşk onu hallaç pamuğu gibi savurup duruyordu. Kimi zaman sersefil edip, paçavra gibi sürüklerken, bazen de saçlarına yıldızlardan taç  takıyor, enfes güllerle bezeli düş bahçelerinde gezdiriyordu. Sabit ve istikrarlı bir biçimde, eksilmeden, küçülmeden, zikzaklar çizmeden , yalnızca ve yalnızca devasa bir hızla büyüyen yakıcı-kavurucu aşkından başka…  Varlığından emin olduğu hiçbir şey yoktu. Derken…

Ne olduysa birden Tarık daha sık aramaya başladı. Buluşma günlerinde Merve saatler boyunca aynanın karşısında dikilir, O’nun hoşuna gideceğini umduğu kıyafetler seçerdi. Hafif bir makyaj, belli belirsiz bir iki aksesuarla tamamlardı hazırlığını. Yüreği ise değme ressamların özene bezene boyadığı bir tuval gibi rengarenk olurdu.  Bu böyle birkaç ay sürdü. Merve’nin kırılan cesareti yavaş yavaş düzelir gibi oldu. Tarık artık daha kendinden emin ve daha sıcak davranıyordu. Mutluluktan kanat takıp uçmaya başladı Merve. “Demek ki çekinceleri bitti” diye düşündü. Artık her an hislerini açıklayabilirdi. Beklemeye başladı.

Bir gün Merve evde kitap okurken telefon çaldı. Uçarcasına ahizeyi kaptığında, karşısında şu dünyada sesini duymaktan en mutlu olduğu kişi vardı: Tarık. Konuşma yine herzamanki tatlı seyrinde, arada samimi esprilerle, bol gülüşmeyle  devam ederken birden  hayat Merve için tam da o anda, o karede dondu kaldı. Tarık Merve’ye nişanlandığını söyledi.

dglmş

Merve,  o gün  o görüşmeden sonra odasına kadar nasıl yürüyebildiğini, o anda neden oracıkta ölemediğini hiç bilemedi. Hatırlayabildiği şeyler; o gece Tarık’ın sabaha kadar belki de onlarca defa tekrar araması, eve gelip onu dışarı çıkarmak  istemesi, o nihayetsiz telefon konuşmaları süresince delikanlının  herzamanki kontrollü halinden eser kalmayıp kendini kaybedişi… Neden böyle tarumar olduğunu soruyordu ısrarla, neden ağlıyordu? Kim üzmüştü Merve’yi bu kadar? Dünyadan,  meçhul bir başka aleme atılmış olan genç kadın alelacele bir yalan buldu. Üzüntüsünün sebebini başka noktalara taşımak istedi. Ama Tarık ikna olmuyordu, delirmiş gibiydi. Neden, neden bu kadar yıkılmıştı Merve? Ortalarında koskocaman bir blok gibi duran aşkı kadın gizlemeye, adamsa itiraf ettirmeye çabalıyordu. Şöyle söylüyordu Tarık; “Benim için çok değerlisin Merve. Senin üzülmene dayanamıyorum. Lütfen bana anlat!”

Gururluydu Merve. On yedi saatlik çetin sorgulamaya rağmen sırrını ifşa etmedi. Artık boynunu vursalar, Tarık’a onun için deli divane olduğunu söylemez,  söyleyemezdi. Nişanlandığı için kutladı arkadaşını, düğünün tarihini falan sordu. Aldığı cevapların tek kelimesini bile duymayarak konuştu birkaç satır daha. Ve sadece bir gün öncesine kadar  tozpembe olan dünyası, son nefesine dek karardı. Tüm renkler soldu onun için. Kırıldı, kızdı herşeye, herkese. Ama en çok da kendine. Boş bir umudun peşinden koşarken tükettiği senelerine… Bu kadar aptal olduğuna… Kahredici sessizliğine… Mağrurluğuna… Ve Tarık’ın bir gülüşüyle yeşerip bir sözüyle viran olan yüreğine…

uj

Aylardan Ocak. Yeni yılın ilk günleri… İnsanın iliklerini donduran bir soğuk… Bir kişilik firesiyle tüm insanlık için rutin ve sıradan bir zaman.  Merve’ninse tuğla tuğla inşa ettiği varlık binası darmadağın olmuş, bir enkaz. Yemeden, içmeden de nefes alınabildiğini, gecenin ayazında Derya’yla beraber ağlayarak aşındırdığı sokakların ne kadar uzun ve ne denli kayıtsız  olduğunu öğreniyor her gün yeniden. Birşey yapmak istiyor, bağırmak, yakasına yapışmak istiyor sevdiğinin ama ne çare… Neyi nasıl yapacağını, nasıl söyleyeceğini bilemiyor. Sanki Tarık’la beraber sözcüklerini de  yitirmiş. Neden sonra, bir mektup yazmaya ve Tarık’ın hayatından ebediyen çıkmaya karar veriyor. İstiyor ki kanayan yüreğinden bir iz bıraksın genç adamın avuçlarına. Öyle şeyler yazıyor ki, her kelimede yanıp kavruluyor yeniden. Yüreğine bin hançer saplanıyor. Başını duvarlara vura vura geçiriyor o geceyi, sevdiğine olan  son sözlerini ve gidişini  kutsayan o mektupla. Fakat ne gariptir ki, mektubu veremiyor genç adama. Yıllarca yüreğinde büyüttüğü  ve taşıdığı aşkı, sahibine yollanmamış bir zarfla çantasına iliştiriyor. Bir daha da ayırmıyor yanından.

***

Yıllar geçiyor. Tarık ile Hale evleniyor. Yeni aldıkları evleri, son model arabaları ve geleceğe dair planları var. Tek eksikleri  mutluluklarını taçlandıracak bir çocuk. Hale’nin rahatsızlığından dolayı bu arzuları gecikse de  yoğun ve zor tedavi süreçlerinden sonra nihayet  bir gün Tarık mutlu haberi alıyor. Fakat her nasılsa bu haberle  daha da kenetlenmeleri gerekirken eşiyle, yavaş yavaş bazı tatsızlıklar çıkmaya başlıyor aralarında. İletişimsizlik, küsmeler, kırıcı sözler, geçmiş defterlerin ortaya serilişi derken… Ailelerin de olaya müdahil olmalarıyla beraber Tarık’ın mutlu hayatının treni bir anda raydan çıkıveriyor. Hamileliğin duygusal karmaşası ve  Tarık’ın işinden ayrılmasıyla tabloya eklenen mali kriz bardağı taşırıyor bir gün ve genç adam ayrılmaya karar veriyor. Üç gün sonra eşyalarını toplayıp geçici olarak bir arkadaşının evine yerleşiyor.

Merve’nin ise acısı kalbinde ilk günkü kadar taze. Zaman yarasını sarmamış, tam tersine daha çok kanatır olmuş. Gözleri çökmüş, derisi incelmiş, kırılganlaşmış. Ne zaman Tarık’a benzeyen birini görse bir kez daha talan olmuş, milyon defa dağılmış. Yaşamakla yaşamamak arasındaki arafta sıkışıp kalmış. Ne soluk alabilmiş hakkınca, ne de ölebilmiş. Mektubunu yazdıktan sonra işinden ayrılarak taşındığı küçük Anadolu şehirlerinde de bulamamış dinginliği. Unutmak için uğraştıkça unutamamanın uçurumuna yuvarlanmış. Sonra bir gün Derya aramış onu, İstanbul’a davet etmiş. Burnunun direği sızlamış İstanbul deyince. Ne kadar özlediğini farketmiş ve hemen ertesi gün  yıllık iznini  alıp, arkadaşını ve anılarını  ziyarete gitmiş.

Derya halen aynı evde otuyormuş. Merve seneler sonra tekrar ayak basınca yuvasına, hüzün sarmış yüreğini. Eskilerden bahsetmişler. Hasret gidermişler.Ve  Derya her gün için planlar yapmış. Gezilip görülecek, yemek yenecek, ziyaret edilecek yerleri belirlemiş. Dolu dolu ve gayet güzel bir şekilde geçiriyorlarmış vakitlerini. O akşam da Malta Köşkü’nde güzel bir yemek varmış sırada.

Hale’nin hamileliği ise sıkıntılı geçiyormuş. Üstüne bir de anlık bir sinirle gittiğini sandığı Tarık’ın boşanmak için mahkemeye müracaat ettiğini duyunca durum iyice sarpasarmış. Önce tansiyonu düşmüş, annesi henüz yatağına götüremeden  de yığılmış yere. Müjgan Hanım telaşla  ambulans çağırmış, sonra da Tarık’ı haberdar etmiş. Hastaneye vardıktan birkaç dakika sonra Tarık onlara yetişmiş.

Merve ikindi sularında alışverişlerini tamamladıktan sonra arabasına binip yola çıkmış. Derya’yı da  yol üzerinde aldıktan sonra beraber Malta Köşkü’ne geçmek üzere. Haliç Köprüsü’ne geldiğinde Tarık’la yaşadığı günleri anımsatan bir şarkı varmış radyoda. Yaz sıcağını aratmayan bir Eylül günüymüş. Anılar gözlerine  üşüşünce bir an öndeki tehlikeyi farkedememiş. Üstelik süratliymiş de.  Makas atarak ilerleyen bir sürücü yüzünden panik olmuş aniden ve olanca hızıyla önce başka bir araca çarpmış, sonra da çarpışmanın şiddetiyle savrularak köprünün bariyerlerinden denize  uçmuş.

***

Hale’yi muayene eden doktor, doğumun başladığını söyleyip  hastayı  kadın doğum katına  göndermek üzere gerekli işlemleri  yaparken, acil serviste büyük bir hareketlenme olmuş. Ağır yaralı bir kadını sedyeyle içeri almışlar. Tarık gayriihtiyari dönüp baktığında gözlerine inanamamış. Kan revan içindeki perişan görüntüsüne rağmen Merve’yi hemen tanımış.  Bir anda dizlerinin bağı çözülmüş adeta. Ne yapacağını şaşırmış. Müdahele için içeriye alındığında Merve’nin durumunun vehametini daha iyi anlamış. Bir yandan da Hale’yi götürmeleri gerekiyormuş. Apar topar görevlilerle beraber yukarı çıkıp hemen hızlıca acile inmiş tekrar. Hemşireden Merve’nin nasıl olduğunu sormuş. İçerde kalp masajı yapıldığını öğrenince bir kez daha yıkılmış. Ağlayarak dua etmeye başlamış ölmemesi için. Lakin ezelde takdir edilen ömrü oracıkta noktalanmış Merve’nin. Masaj sırasında tekrar atmaya başlayan kalbi malesef birkaç dakika sonra tekrar durmuş, hem de  sonsuza kadar. Tarık nefes alamadığını hissetmiş, boğuluyormuş sanki. Kendini hastanenin bahçesine zor atmış. Ağlamış, ağlamış, ağlamış. Bağıra, çağıra, parçalana parçalana ağlamış. Oracıkta  iliştiği bankın üstünde   kim bilir ne kadar zaman öylece kalakalmış.

Müjgan Hanım sinirle ve telaşla gelip bahçede Tarık’ı nihayet bulduğunda bağırmış;

-Nerdesin oğlum sen kaç saattir? Karın orda ecelle pençeleşiyor, sen burda oturmuş neyi bekliyorsun?

Kolundan tutup Tarık’la  Hale’nin yanına vardıklarında,  doktor bebek çok küçük olduğu için doğumu durdurmaya çalıştıklarını fakat  kalp atışlarının zayıflaması üzerine acilen sezeryanla alınması gerektiğini söylemiş. Babasının aylar, belki de yıllar önce adını koyduğu minik kızı, minik Merve’si tehlikedeymiş. Ameliyathanenin önüne geldiklerinde Tarık zangır zangır titriyormuş. Yaklaşık bir saat sonra,  bebeğin kalbinin çalışmadığını ve kalp masajı yapıldığını  haber vermiş  bir hemşire. Az sonra da bebeği kaybettiklerini… Aynı gün, aynı vakitlerde, aynı şekilde  iki canından birden olmuş Tarık. İki Merve’si birden kayıp gitmiş ellerinden. Canından can eksilmiş….

***

Merve’yi defnettikleri gün tüm kalabalık çekildikten sonra, taze toprak yığınının yanında çömelmiş vaziyette duran Tarık’ın yanına gelmiş Derya. Elini omzuna koymuş:

-Yaşasaydı, bunu sana kendi vermek isterdi bir gün belki. Ya da istemezdi, bilmiyorum. Ama bence bilmek hakkın. Al, bu mektup senin, demiş. Haliç’in kirli suyunun karıştığı mürekkep lekelerini adamın avucuna bırakmış.

Kara kalem cizimleri2

***

Aşk, sonunda kavuşmak yoksa aşktır. Karşılığını bulamayan, kendini çoğaltamayan aşk ise şüphesiz öksüzdür. Tek kanatlı bir kuş gibidir. Hayatın karşısında elinde koca tırpanıyla bekleyen ölüme gülümseyebilen tek varlıktır  o,  değil mi?. Çünkü filizleneceği başka bir ten, kuşatacağı başka bir ruh, yaşayacağı başka bir dil mutlaka bulunacaktır. Gizlense de, söylenemese de, hapsedilip zincire de vurulsa bir yolunu bulur aşk. Kalpten kalbe uzayan köprülerden  su gibi akar yatağına doğru. Ve geçtiği yerde illaki bir iz ya da  leke bırakır. Bir şiir, bir şarkı, bir mektup ya da belki bir trajedi olarak.

images

 

 

4 thoughts on “Tekil Bir Aşkın Çoğul Trajedisi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir