Vıcık Vıcık Mutluluk

Sosyal medya çıktı, mertlik bozuldu. Vatana millete hayırlı uğurlu olsun. Nasıl bir hayır umut ettiğimi de pek bilemiyorum ama neyse.

Facebook’u yalnızca bloga girdiğim yeni yazıları duyurmak için kullanıyorum. İnstagram’la da aramızda seviyeli bir ilişki var. 🙂 Bunun dışında başka bir hesabım da yok. Haa, bu çok matah, çok harika bir şey diye demiyorum. Yanlış anlaşılmasın. Kendi kişisel tercihim bu ve şu an için iyi bence.

Sadece başkaları için yaşadığını düşündüğüm; kendini ve mükemmel(!)  hayatını -herkesin alkışını, beğenmesini talep ederek kare kare servis eden- ciddi bir güruh var. Şık şıkıdım cicilerini, pahalı restauranttaki cazip yemeğini, evladıyla mükemmel kalitede geçirdiği bol etkinlikli, zeka geliştiren oyunlarını, fazladan tek bir gram yağı olmayan vücudunu, son model lüks arabasını gözümüze gözümüze sokmak istiyorlar. Ben tabii yine insafla yazdım ama bu hususta haddini ciddi ciddi aşanları da anmasam olmaz.

Bu faaliyetleri, amatör ya da profesyonel olarak başka gayelere, bir faydaya yönelik olarak yapanları tenzih ediyorum. Elbette ki onlardan çok şeyler öğreniyoruz. Bu gerekli de bir şey. Benim eleştirdiğim, daha çok like alabilmekten başka amaç gütmeyen hareketler. İçi boş, alt yapısı bomboş olanlar.

İki tane “çok tatlısın” lafını duymak pahasına, güzel olmayan her şeyi gönül huzuruyla görmezden gelmeyi sindirebilecek tıynettekiler.

Biz dışarıdan içerisi gözükmesin diye kat kat perdeler çeken, kem gözden çekinip göze batmamak için dikkatli yaşayan bir toplumduk.

O insanlar gidip yerine bambaşka bir nesil geldi herhalde  hiç farkettirmeden. Şimdi herkes eşiyle, dostuyla, çocuklarıyla kartpostal manzaralarını aratmayan fonlarda mucuk mucuk resimler paylaşıyor. Aniden  -pastel renklerde kalpler, balonlar, uyumlu tonlarda harika düzenlenmiş çiçekler, metrekareye fazlaca düşen anlamlı sözler, tüller, kurdeleler, bonbonlar- arasında birer masal kahramanı oluverdi insanlar.

like-700-x-325

Önceden Kül Kedisi’ydik, topluca Sinderella’ya mı dönüştük?

Sunumsuz yakalansak betimiz benzimiz atıyor,  ufacık bir uyumsuzluk belirdiğinde dünya  başımıza yıkılıyor.

İllaki mutlu, musmutlu, bol öpücüklü, bol hayranlıklı bir yaşantıyı arzu ediyoruz. Bunu da teşhir etmekten yoksun kalırsak, öleceğimizden falan korkarak herhalde.

Oysa dünya hiç de bu uçuk pembe tonlardaki hayatı vaad etmiyor bizlere. Burnumuzun dibinde insanların başına bombalar yağıyor, anneler, bebekler, masum insanlar parçalanarak ölüyor, yuvalar yıkılıyor, yuvalara ateş düşüyor.

Bizse bitmek bilmeyen bir oyunun içindeyiz halen. Şımarıkça ve ruhsuz bir şekilde bön selfielere planlı, yapmacık mutluluklar sığdırmanın derdindeyiz.

Geçenlerde yine böyle sosyal medyada, sürekli az sonra düğüne gideceklermiş havasında saçları/kıyafetleriyle, eşiyle-çocuğuyla öpüşüp koklaşarak, pahalı hediyelere ve abartılı sevgi sözcüklerine boğazına kadar batmış bir hanımefendinin boşanma davası açtığını öğrendim. Şaşırmadım.

Bir hayal dünyasını insanlara gerçekmiş gibi göstermeye çalışan bu kafa yapısını çözdüm artık. Zerre kadar bir samimiyet yok.

Şimdi bu hayran olunası çiftin  kedi köpek gibi dalaşmakta olduklarını, üç gün önce aşktan dağları delmeye ramak kalmışken, şimdi kanlı bıçaklı ve seviyesiz bir şekilde ayrılmaya çalışmalarını sükunet içinde izliyorum. O aşkintoşlar, nefesimsinler, sensiz ölürümler hızlıca bir mutasyon geçirmiş anlaşılan. Allah’ın belası pislik heriflere, o..u kadınlara falan evrilmiş.

Sarkacın bir ucunda aşşırı doz mutluluk varsa, diğer ucunda da aşşırı bir pespayelik, yalancılık, utanmazlık var. Alıcılar böyle bol ise mutluluğunu pazarlayanlar, mükemmelcilik oynayanlara da saha geniş.

İnsanın içinde her koşulda kendine yetebilecek bir donanım olmalı. Aileler evlatlarını böyle yetiştirmeli. Sürekli başkalarının takdirine ve beğenisine bağımlı olmak, olmayan bir hayatı yaşıyormuş gibi sunmak patolojik değil mi sahiden?

Fiyakalı bir diploma ve  dolgun bir maaştan daha fazlasını hedeflemeliyiz gençlerimiz için. Empati yapabilmekten yoksun, manevi ve ahlaki değerleri güdük kalmış bireyler, ileride toplumun başını daha çok ağrıtacak.

İnsan her şeye bağımlı olabilir. Alkole, uyuşturucuya olduğu gibi beğenilmeye ve alkışlanmaya da. Ölçünün nerede kaçtığını farkedip adım atabilmek önemli.

Kainat gibi insanın ruhu da boşluk kabul etmiyor. Boşluğu doğru şekilde izale edemezsek, insan olmak bir oyundan öteye gitmeyecek.

Her masalın mutlu sonla bitmeyeceğini bildiğimize göre durup düşünmemiz gereken şeyler var.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir